Aliye Nine ile Muhiddin Bey’in evi, dışarıdan bakıldığında huzurun ve birikmiş emeğin sessiz bir kalesi gibiydi. Kalın duvarların ardında yılların tasarrufu, sabrın ve tedbirin kokusu vardı. Lakin bu evde eksik olan bir şey vardı: itimad... Veya öyle sanılıyordu.
Evlatları ve torunları kapıyı artık seyrek çalıyordu. Çünkü alıştıkları o eski sıcaklık gün gün eksiliyordu. Her gelişlerinde aynı sözle karşılanıyorlardı:
“Evladım, bu yıl biraz dardayız…”
Oysa sandığın dibinde dizilmiş altınlar, yastık altında saklanan tomar tomar paralar, bu sözleri yalanlıyordu. Ama Aliye Nine ile Muhiddin Bey için “darlık” başka bir şeydi: harcamamak, biriktirmek, kimseye muhtaç olmamak… "Belki de kimseye güvenmemek…" diyordu yazar olan bir akrabaları...
Muhiddin Bey’in kulakları ise artık eskisi gibi değildi. Söylenenleri ya hiç duymuyor ya da geç anlıyordu. Bazen bir cümleyi anlaması için birkaç defa tekrar edilmesi gerekiyordu. Bu hâl, Aliye Nine’yi hem tedirgin ediyor hem de dış dünyaya karşı daha da kapalı hâle getiriyordu.
Bir gün telefon çaldı. Aliye Nine, titrek parmaklarla ahizeyi kaldırdı.
“— Alo?” dedi mütereddit.
Karşıdaki ses sert ve resmiydi:
“— Emniyetten arıyoruz. Eşiniz Muhiddin Bey ile görüşecektik.”
Aliye Nine’nin yüreği sıkıştı.
“— Hayırdır oğlum?”
“— Kimliğinizin bir kopyası terör örgütünün eline geçmiş. Adınıza hücre evi kiralanmış. Çok ciddi bir durum bu.”
Aliye Nine’nin gözleri büyüdü. Kalp çarpıntısı arttı, hatta kalbi gümbürdedi. Yanaklarından ter damlaları indi çenesine doğru. Nihayet güç bela Muhiddin Bey’e döndü:
“— Bey, polis arıyor!”
Muhiddin Bey ağır ağır telefona yaklaştı. Ahizeyi aldı ama söylenenleri tam anlayamadı:
“— Efendim?.. He?..”
Karşıdaki ses bu durumu hemen fark etti. Daha yüksek, daha baskın konuşmaya başladı:
“— Bakın, zaman dar! Evdeki altın ve paraya el konulacak. Eğer bunları güvence altına almak istiyorsanız, bizim dediğimizi yapacaksınız. Bu örgüt evlat ve torunlarınıza, eğer size anlattıklarımızı kimseye dersiniz, daha büyük zararlar verebilirler ”
Sonraki günlerde yazar-mütefekkir akrabaları onlara diyecekti: " _ Hiç aklınıza gelmedi mi, eğer polis iseniz bizi koruyun demek?..."
" _ O an aklıma gelmedi oğlum. Evlat ve torunlarımın can güvenliği gözümü görmez etti. Bir de yalnızlık ve itimatsızlık aklımızı çeldi demek..."
İçinden geçirdi akrabaları genç: " Bu yalnızlığı siz oluşturmuş olmayasınız!"
**
Aliye Nine’nin kalbi, tekrar hızla çarpmaya başladı.
“— Ne yapalım oğlum?”
“— Hepsini toplayın. Bir ekip arkadaşımız sivil olarak gelip sizden teslim alacak. Kayıt altına alacağız. İş bitince geri vereceğiz.”
Muhiddin Bey bir an tereddüt etti. Ama duyduklarını tam tartamıyordu. “Devlet işi” deyince zihni teslim olmuştu bile.
Aliye Nine ise hayatı boyunca biriktirdiklerini kaybetme korkusuyla, düşünmeden harekete geçti. O gün evde garip bir telaş vardı.
Sandıklar açıldı. Bohçalar çözüldü. Altınlar tek tek çıkarıldı. Eski mendillere sarılmış bilezikler, Cumhuriyet altınları, yılların emeği…
Kapı çaldığında, Aliye Nine’nin elleri titriyordu. Kapıyı açtı. Karşısında düzgün giyimli, ciddi bakışlı bir adam vardı.
“— Emniyetten geliyorum teyze.”
Ne kimlik gösterdi, ne de uzun uzadıya bilgi verdi tekrar, hiç konuşmadı. Zaten gerek de yoktu. Güven, çoktan korkunun gölgesinde teslim olmuştu.
Poşetler verildi. Adam başıyla selam verip gitti. Kapı kapandı. Evde derin bir sessizlik kaldı sadece...
Akşam oldu. Gece oldu. Ertesi gün oldu. Ne gelen vardı, ne de bir arayan... Telefon çaldığında Aliye Nine umutla açtı ama sadece reklam mesajıydı bu.
Muhiddin Bey bir köşede oturmuş, boş boş duvara bakıyordu. “— Gelmediler…” dedi Aliye Nine, sesi kısılmıştı.
Muhiddin Bey başını eğdi:
“— Gelmezler artık. Çünkü işleri bitti, alacaklarını aldılar. Üstümüzde tapu da yok ki peşinize düşüp vekalet filan alarak yeni bir dolandırma usulü denesinler!"
İşte o an, evin duvarları ilk kez bu kadar dar geldi ikisine de. Belli bir sürenin ardından kapı yine çaldı. Bu kez gelen, oğullarıydı.
Aliye Nine kapıyı açtığında gözleri doldu. İlk kez “dardayız” demedi. Oturup her şeyi anlattılar. Oğulları onun başını iki eli arasına aldı:
“— Anne… Baba… Biz hep yanınızdaydık. Ama siz bizi uzak tuttunuz, tavırlarınızla ittiniz hep…”
Torunlardan biri sessizce yaklaşıp Aliye Nine’nin elini tuttu:
“— Babaanne… biz sizin asıl altınınız değil miyiz?”
Aliye Nine’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Yaşlı kadın o gün hakikatı ilk kez anladı:
Yastık altında saklanan altınlar değil, kalpte saklanan insanlar kişiyi zengin ederdi. Ama bazı dersler, en ağır bedelle öğreniliyordu…
**
Mesele kısa sürede büyüdü. Evdeki sessizlik, yerini telaşa ve pişmanlığa bıraktı. Üç oğul, ertesi sabah erkenden adliyenin yolunu tuttu.
Koridorlar kalabalıktı; herkesin yüzünde ayrı bir dert, ayrı bir hikâye vardı. Onlar ise içlerinde ağır bir yükle Başsavcının kapısını çaldılar.
İçeri alındıklarında, Başsavcı dikkatle yüzlerine baktı. Anlatılanları sonuna kadar dinledi. Ne sözlerini kesti ne de acele etti. Dosya gibi dinledi, ama bir baba gibi baktı.
Sonra ağır ve net bir sesle konuştu:
“— Evlatlarım… Şunu iyi bilin: Bizden size hiçbir istek için telefon gelmez.”
Üç kardeş birbirine baktı. Savcı sözlerine devam etti:
“— Ne para isteriz, ne altın, ne de başka bir şey. Devlet, vatandaştan telefonla mal talep etmez. Sadece ve sadece sizi resmi olarak çağırırız. Gelip ifade vermeniz istenir, o kadar.”
En büyük oğul başını eğdi:
“— ‘Terör’, ‘hücre evi’ deyince korkmuşlar işte. Neticede resmiyetten anlamayan iki yaşlı…”
Savcı derin bir nefes aldı:
“— İşte onlar da bunu kullanıyor. Korku… İnsan korkunca düşünemez. Hele yaşlıysa, hele yalnızsa… daha kolay kanıyor bunlara.”
Ortanca kardeş hüzünle sordu: “— Peki bulunur mu?”
Savcı, gözlerini dosyaya indirdi:
“— Zor… Ama imkânsız değil. Bu çeteler profesyonel. Kimliksiz, iz bırakmadan hareket ederler. Ama biz yine de peşini bırakmayız.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra savcı başını kaldırdı, bu kez sözleri daha derindi:
“— Asıl mesele şu: Sizin annenizle babanız neden ilk size gelmedi?”
Bu soru odada asılı kaldı. Üç kardeşin de yüzü kızardı. Savcı devam etti:
“— Demek ki arada bir mesafe var. Dolandırıcı o mesafeden girer. O mesafe, bildiğimce evlattan ziyade ana babaların tutumundan kaynaklanıyor maalesef. Açıkçası güvensizlikten...”
Adliyeden çıktıklarında güneş tepelerindeydi. Ama içlerinde bir ağırlık vardı. En küçük kardeş yavaşça konuştu:
“— Biz onları ihmal ettik…”
Büyük olan başını salladı:
“— Onlar da bizi uzak tuttu, dünyevi veya dini, bütün bilgi ve tecrübemizi hafifseyip dinlemediler…”
Ortanca, derince iç çekti: “— Ama sonuçta kazanan dolandırıcılar oldu…”
O akşam üçü birlikte anne-babalarının evine gittiler. Kapıyı bu kez torunlar çaldı. Aliye Nine açtı kapıyı. Karşısında hepsini bir arada görünce şaşırdı. Kimse “ artık dardayız” demiyordu.
En büyük oğul sessizce yaklaşıp babasının yanına oturdu: “— Baba… bundan sonra bir şey olursa önce bizi arayacaksın.Hatta seni ve annemi yalnız bırakamayız, bize gidiyoruz.”
Muhiddin Bey başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu. “— Kulaklarım duymazsa.”
Torunu hemen atıldı:
“— Biz daha yüksek sesle konuşuruz dede…”
Hafif bir gülüş yayıldı odaya. Aliye Nine, sandığın başına gitti. Boştu artık. Ama ilk kez o boşluk canını yakmadı.
Döndü, çocuklarına baktı:
“— Meğer biz en büyük hatayı altını saklarken yapmışız… sizi saklayamamışız…”
O gece ev, yıllar sonra ilk kez doluydu. Altınlar gitmişti… Ama kaybolan bir şey, yavaş yavaş geri bu dönüyordu:
"Aile… güven… ve geç de olsa öğrenilen bir hakikat." ( 02.05.2026- Birecik)
Mehmet Nuri Bingöl
Yorumlar
Kalan Karakter: