Yeni Dünya Düzeni, Kriz mi, Tercih mi? Son Kale Düşerse…
“Ekonomik kriz” deniyor! Oysa ki yaşadığımız şey çoğu zaman bir krizden ziyade bilinçli bir tercih, hatta bir yönetim stratejisi. Çünkü gerçek krizler ani olur, plansızdır, kontrol edilemez. Bugün ise birçok ülkede krizler kontrollü, zamana yayılmış ve siyasetin ihtiyaçlarına göre ayarlanmış gibidir.
Dikkat edin, seçime aylar kala piyasada bir “bahar havası” estirilir. Kredi muslukları açılır, maaşlar sembolik artışlarla makyajlanır, geçici bir refah algısı oluşturulur. Ardından propaganda devreye girer: “Bakın, biz düzelttik. Bizden başkası yapamaz.” Halkın hafızası kısa, mutfağı yangın yeri olsa bile cüzdanına bir anlık serinlik değdi mi algı yönetimi amacına ulaşır. Kriz, sandık öncesi buharlaştırılır, sandık sonrası yeniden hatırlanmak üzere rafa kaldırılır.
Bu tablo sadece Türkiye’ye özgü değildir. “Yeni Dünya Düzeni” tam da burada devreye girer. Ulus devletler ekonomik olarak zayıflatılır, orta sınıf eritilir, toplumlar borçla ve korkuyla yönetilebilir hale getirilir. Güçlü bir orta sınıf istenmez; çünkü sorgulayan, itiraz eden odur. Onun yerine geçim derdiyle boğuşan, günü kurtarmaya çalışan, uzun vadeyi düşünemeyen kitleler tercih edilir.
Peki dünya nereye gidiyor?
Haritaya biraz uzaktan bakınca cevap netleşir. İran, Irak, Suriye, Filistin, Yemen, Doğu Türkistan… İslam coğrafyası neredeyse bir asırdır kan, gözyaşı ve istikrarsızlıkla anılıyor. Bugün İran üzerinden yürüyen tartışmalar da tesadüf değildir. Etrafımızdaki devletler yeniden şekillendiriliyor; sınırlar değil ama rejimler, ekonomiler ve toplumsal dengeler yeniden dizayn ediliyor. Silah satışı artıyor, enerji koridorları yeniden çiziliyor, vekâlet savaşları üzerinden büyük aktörler kasalarını dolduruyor.
Kimler nemalanıyor?
Silah baronları, enerji şirketleri, küresel finans çevreleri ve onların bölgesel taşeronları… Bir yerde kan akıyorsa, emin olun başka bir yerde kâr yazıyordur. İslam coğrafyasında akan her damla kan, Batı’daki borsalarda rakama dönüşür. Bir yanda yıkılan şehirler, diğer yanda yükselen savunma sanayii hisseleri… Yeni Dünya Düzeninin ahlaki özeti budur.
Ne yazık ki bu coğrafyada akan kanın bir kısmının sebebi de yine bu coğrafyanın kendi iç zaaflarıdır mezhepçilik, etnik ayrışmalar, lider kültleri ve kısa vadeli iktidar hesapları… Dış müdahale bu fay hatlarını sadece kaşır, asıl yıkımı içerideki basiretsizlik büyütür. Halbuki hepimiz Âdem’in çocukları değil miyiz? Hepimiz Bir Olan yüce Allah’ın kulu, Hz. Muhammet’in Ümmeti değil miyiz?
Bu noktada hayati bir gerçek karşımızda duruyor.
“İran düşerse İslam devletleri düşer.”
Bu söz bir slogan değil, tarih ve jeopolitiğin acı bir özetidir. İran sadece bir devlet değil; kadim bir medeniyet, bir kültür havzası ve bugün itibarıyla bu coğrafyanın son direniş kalelerinden biridir.
Tarih bize bunu daha önce de gösterdi.
Haymana! Sıradan bir ilçe değildir. Yunan ordusu Ankara’ya yürürken durdurulduğu yerdir. Büyük Taarruz’un kaderi Haymana’da çizilmiştir. Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan’ın komutasında başlayan direniş, sadece bir cephe savunması değil, Ankara’nın, hatta bir milletin kaderinin savunulmasıydı. Haymana geçilseydi Ankara işgal edilecek, Ankara düşseydi Türkiye Cumhuriyeti doğmadan boğulacaktı.
Bugün Haymana neyse, İran da İslam coğrafyası için odur.
İran düşerse mesele Tahran’la sınırlı kalmaz. Irak daha da parçalanır, Suriye tamamen çöker, Lübnan nefessiz kalır. Ardından hedef bellidir, Türkiye. Çünkü bu coğrafyada “son kale” mantığı hiç değişmez. Önce çevre kuşatılır, sonra merkez hedef alınır. Dün Haymana’ydı, bugün İran, yarın başka bir başkent düşer.
Bu yüzden İran’a bakarken ideolojik körlükle değil, tarih ve strateji bilinciyle bakmak gerekir. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, rejimini savunursunuz, eleştirirsiniz ama İran’ın düşmesi, emperyal düzenin önündeki son setlerden birinin yıkılması demektir. O set yıkılırsa selin kime ulaşacağı bellidir.
Yeni Dünya Düzeni’nin sınavı tam da budur.
Direnç noktalarını tek tek devirmek. Önce ekonomik ambargolarla, sonra iç karışıklıklarla, yetmezse savaşla ve her seferinde aynı cümle fısıldanır, “Bu sadece onların sorunu.” Oysa tarih bize şunu defalarca gösterdi ki bir kale düştüğünde, sıradaki kale yalnız kalır.
İslam coğrafyası kan ağlarken, bu yangından kimlerin nemalandığını artık herkes biliyor. Ama asıl kaybedenler, şehirleri yıkılanlar, çocukları yetim kalanlar ve “bize bir şey olmaz” diyenler oluyor.
Bugün İran için kurulan her cümle, aslında yarın bizim için kurulacak sözlerin provasıdır. Haymana nasıl geçilmediyse, İran da geçilmemelidir. Çünkü mesele bir ülke değil, bir hattı savunmaktır. O hat düşerse, geriye savunacak vatan kalmaz. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır.”
İran son kaledir, son kale düşerse, söylenecek söz kalmaz.
Allah’a ısmarladık… Hoşça kalın.
Aydın Benli
Yorumlar
Kalan Karakter: