Nesilleri Birleştiren Sessiz Mektep: Bayram
“Hadi yavrum, biraz acele et! Daha ziyaret edecek büyüklerimiz var…”
“Olur mu öyle evladım? Bugün büyükler ziyaret edilir, elleri öpülür.”
“Ama anne… Televizyonda dizim var. Şimdi gelmesem?”
“Olmaz evladım… Senede kaç bayram var ki?”
Bu sahne, neredeyse her evde tanıdık bir yankı gibi tekrar eder. Aynı sözler, aynı ısrarlar, aynı gönülsüzlükler… Değişen sadece zamanın akışı, ekranların büyüklüğü ve dikkatin yönüdür. Oysa mesele, bir diziyi kaçırmak ya da birkaç saatlik bir ziyaret değildir. Mesele, bir neslin neyi öncelik saydığıdır.
Çağ yenilendi; teknoloji hayatımıza hız, konfor ve sınırsız içerik sundu. Fakat aynı teknoloji, insanı insandan da uzaklaştırdı. Aynı evin içinde bile herkesin ayrı bir dünyaya çekildiği, ekranların kalplerin önüne geçtiği bir zaman dilimindeyiz artık. İşte tam da bu yüzden bayramlar, sadece bir gelenek değil; bir hatırlatma, bir silkiniş vesilesidir.
Bayram, takvimde işaretlenmiş bir gün değil; bir milletin hafızasını diri tutan, kalpleri aynı duyguda buluşturan büyük bir mekteptir. Bu mektebin en kıymetli talebeleri ise çocuklar ve gençlerdir.
Bayram ziyaretleri, çocuklara ve gençlere zorla yaptırılan bir görev değil; aslında onlara verilen en kıymetli mirastır. O kapılar çalınırken sadece bir evin eşiği aşılmaz; aynı zamanda geçmişle gelecek arasında görünmez bir köprü kurulur. Büyüklerin elleri öpülürken sadece bir saygı gösterilmez; bir medeniyetin inceliği, bir kültürün zarafeti yaşatılır.
Çocuklarla ve gençlerle yapılan bayram ziyaretleri, yalnızca bir nezaket gösterisi değil; bir şahsiyet inşasıdır. O kapı kapı dolaşmalar, büyüklerin ellerine uzanan küçük eller, aslında bir medeniyetin devamlılığını teminat altına alır. Çünkü insan, ait olduğu yeri tanıdıkça kök salar; kök saldıkça da savrulmaz.
Bugün “gelmem” diyen bir çocuk, yarın “kimsem yok” diyen bir yetişkine dönüşebilir. Çünkü insan, bağ kurdukça çoğalır; kopardıkça eksilir. Aile büyüklerinin anlattığı hatıralar, eski bayramların sıcaklığı, kaybolmaya yüz tutmuş o samimi sohbetler… Bunlar birer nostalji unsuru değil; bir kimliğin yapı taşlarıdır.
Aile büyüklerinin anlattığı hatıralar, sadece geçmişin hikâyesi değildir. Onlar, genç zihinlere bırakılmış birer kimlik pusulasıdır. Her ziyaret, her sohbet, her tebessüm; çocuğun hafızasında bir iz, ruhunda bir derinlik bırakır. Böylece genç, sadece kendi hayatını değil; ait olduğu ailenin, hatta bir milletin hikâyesini taşımaya başlar.
Bayram sofralarında kurulan o kalabalık, aslında toplumun en küçük ama en güçlü modelidir. Saygı, sevgi, sabır ve paylaşma… Hepsi aynı anda, aynı mekânda yaşanır. Bu tecrübe, hiçbir kitapta yazmaz; ancak yaşanarak öğrenilir.
Ve o gün çekilen bir aile fotoğrafı… Belki çocuk için sıradan bir kare. Ama yıllar sonra bakıldığında, artık aramızda olmayan bir dedenin tebessümü, bir ninenin duası, bir ailenin bütünlüğü o karede saklıdır. İşte o zaman anlaşılır: Asıl kaçırılan şey bir dizi değil, bir ömürdür.
Kısacası bayram ziyaretleri, bireyi yalnızlıktan kurtarıp topluma bağlayan; geçmişi bugüne, bugünü yarına taşıyan görünmez bir köprüdür. Çocuklarını bu köprüden geçirmeyenler, sadece bir geleneği değil; bir geleceği de eksiltir.
Bugün çocuklarımızı bayram ziyaretlerine götürmekte zorlanıyorsak, mesele onların isteksizliği değil; bizim anlatamadığımız kıymettir. Bayram, sadece yaşanan değil; yaşatılan bir değerdir.
Ve belki de yeniden sormalıyız:
Bir bayramda kaç ev gezdiğimiz mi önemli, yoksa kaç gönle değdiğimiz mi?
Bayram, gelince ele değil; gönle değmelidir. Çünkü gerçek bayram, birlikte yaşanandır.
A.Levent ERTEKİN
Yazar/ Sosyolog
Yorumlar
Kalan Karakter: