İsrail’in Nihai Hedefi Türkiye mi?
Meseleyi daha iyi anlayabilmek için, geçmişten günümüze bölgemizde yaşanan gelişmeleri gözden geçirmek gerekir.
Bilindiği üzere İsrail, 1948 yılında kurulmasından itibaren adım adım Filistin’i işgal etmiş; Arap ülkeleriyle savaşmış, gücünün yetmediği noktalarda ise “nükleer silah üretiyorlar” iddiasıyla ABD’yi devreye sokarak bölge ülkelerine —özellikle Irak ve İran’a— müdahalelerin önünü açmıştır. Böylece bölgenin jeopolitiği, “Arz-ı Mev’ud” emellerine uygun şekilde yeniden şekillendirilmeye çalışılmıştır.
Hatırlanacağı üzere ABD ve müttefikleri, 2003 yılında “nükleer silah üretiyor” bahanesiyle Irak’a saldırmış; bu müdahale sonucunda yüz binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Müdahale sonrasında Irak fiilen üçe bölünmüş ve ülkede iç çatışmalar uzun yıllar devam etmiştir.
Akabinde 2010 yılında Arap Baharı süreciyle birlikte Libya ve Suriye iç savaşa sürüklenmiş; bu ülkelerde de büyük yıkımlar yaşanmıştır.
Bu süreçten daha önce ise ülkemiz, PKK terör örgütü eliyle bölünmek istenmiş; binlerce insanımız hayatını kaybetmiştir.
Yaşanan süreçte ABD ve Rusya’nın; PYD ve İran yanlısı Hizbullah milislerine alan açtığı, bu yapıların Suriye ve Irak’ta etkinlik kazandığı bilinmektedir. Bölgedeki mezhep temelli çatışmalar, milyonlarca insanı doğrudan etkilemiştir.
Bölgemizde yaşanan gelişmelerin arkasında küresel güçlerin istihbarat ve stratejik planlamalarının bulunduğu yönündeki değerlendirmeler kamuoyunda sıkça dile getirilmektedir. Özellikle Sünni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde yaşanan askeri operasyonlar sonrası ortaya çıkan demografik ve siyasi değişimler dikkat çekicidir.
İran’ın mezhep politikaları nedeniyle ümmet birliğinin zedelendiği, Sünni dünyadaki dağınıklığın ise bölgesel dengeleri daha kırılgan hale getirdiği yorumları yapılmaktadır. Gelinen noktada İran’ın da küresel güçlerin hedefinde olduğu görülmektedir.
Son dönemde İsrail’in İran’a yönelik söylem ve askeri hamleleri artmış; İran’ın nükleer programı uluslararası müzakerelerin merkezine yerleşmiştir. ABD ile İran arasındaki görüşmeler Umman’da başlamış; diplomatik temaslarda belli bir ilerleme kaydedildiği açıklanmıştır.
Bu süreç devam ederken İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bölgedeki gerilimi daha da tırmandırmıştır. Tahran’da bazı stratejik noktaların hedef alındığı ve üst düzey askeri isimlerin hayatını kaybettiği iddiaları gündeme gelmiştir.
Bölgede yaşanan bu gelişmeler, uluslararası hukuk, devlet egemenliği ve bölgesel istikrar açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Türkiye açısından bakıldığında; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde savunma sanayine yapılan yatırımlar dikkat çekmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bölgesel caydırıcılık kapasitesi artırılmış; vekâlet savaşları ve terör tehdidine karşı önemli adımlar atılmıştır.
Bazı Batılı ve İsrailli çevrelerde, İran’dan sonra Türkiye’nin hedef olabileceğine dair yorumlar yapılmaktadır. Bu tür açıklamalar, bölgesel gerilimin Türkiye boyutunun da tartışılmasına yol açmaktadır.
Bölgemizde yaşanan savaş ve çatışmalara dönersek; İran Türkiye’nin komşusudur ve bölgedeki istikrar, tüm ülkeler açısından önemlidir. İran’ın birlik ve bütünlüğü, bölgesel denge bakımından kritik görülmektedir.
Sonuç olarak; nükleer silah kapasitesine sahip olan ve bölgedeki güvenlik dengelerinde belirleyici rol oynayan İsrail’in politikaları, Orta Doğu’daki tüm aktörler için yakından takip edilmesi gereken bir konu olmaya devam etmektedir. Bölgesel barışın tesisi ise ancak diplomasi, uluslararası hukuk ve karşılıklı güven temelinde mümkün olacaktır.
Metin Özçeri
Yorumlar
Kalan Karakter: