Hayatın En Büyük Serveti : Bir Annenin Kucağı
Bir insanın bu yeryüzündeki serüveni, aslında bir "yerleşme" çabasıdır. Nereye, kime, hangi duyguya yerleşeceğimizin cevabı ise daha ilk nefeste saklıdır. Sahi, bir çocuğun hayattaki en büyük ikramiyesi nedir? Kimi iyi bir diploma der, kimi kalabalık bir miras, kimi de önüne serilen altın fırsatlar… Oysa hayatın labirentlerinde kayboldukça anlıyoruz ki, asıl mesele çok daha yalın: Şefkatli bir annenin kucağına, o sarsılmaz güven kalesine doğmak. Gerisi bir şekilde hallolur; sınıflar geçilir, paralar kazanılır, kırıklar onarılır. Ama o ilk ten teması, o ilk kabul ediliş hissi… İşte onun yerine konulabilecek bir ikame birim henüz keşfedilmedi.
Dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebek için hayat, gürültülü, yabancı ve bir miktar da tehditkârdır. O muazzam bilinmezlikte tutunacak tek bir dal vardır: Annesinin sesi, o tanıdık koku ve iç ısıtan sıcaklık. Bebek "güvendeyim" bilgisini mantığıyla değil, o kucaktaki ritimle öğrenir. Ve bu his, geçici bir sükûnetten çok daha fazlasıdır; insanın ömrü boyunca üzerine kat çıkacağı karakter binasının temelidir.
Psikolojinin dev ismi John Bowlby, "Bağlanma Teorisi" ile aslında tam bu kutsal bağı bilimsel bir zemine oturtur. Der ki; çocuk ile ona bakan kişi arasındaki o ilk görünmez köprü, bireyin ileride kuracağı tüm ilişkilerin şablonudur. Eğer o köprü sağlam atıldıysa, çocuk dünyaya "dostane bir yer" olarak bakar. İnsanlara güvenebilir, kendine inanabilir, sevmeyi bir risk olarak görmez. Ancak o köprüde çatlaklar varsa, insan koca bir ömür boyu elinde bir mala, sırtında bir yük, o boşluğu yamamaya çalışarak geçer.
Bir diğer bilge isim Donald Winnicott ise "yeterince iyi anne" kavramıyla hepimizin omzundaki yükü hafifletir. Mükemmeliyetçilik bir tuzaktır, der. Bir çocuğun ihtiyacı olan kusursuz bir heykel değil, duygusal olarak orada olan, "seni görüyorum ve seni duyuyorum" diyen bir mevcudiyettir. Mesele, en pahalı koleje göndermek ya da her istediği oyuncağı önüne yığmak değil; çocuk tökezlediğinde dizinin değil, ruhunun acıyacağını bilen bir kucağın varlığıdır.
Bizim topraklarımızın kadim sözlüğünde "ana kucağı" tabiri, fiziksel bir koordinattan çok daha fazlasını ifade eder. O kucağın içinde devasa bir sabır, sonsuz bir marhamet ve en önemlisi "koşulsuz kabul" vardır. Çocuk hata yapar, bardağı kırar, kalbi kırılır, öfkelenir… Ama bilir ki o kucağa döndüğünde yargılanmayacak, sadece sarmalanacaktır. İşte o "koşulsuz kabul" duygusu, insanı hayatın fırtınaları karşısında dimdik tutan, görülmeyen ama çelikten daha güçlü olan o asıl güçtür.
Etrafınıza bir bakın; fırtınalı günlerde sarsılsa da yıkılmayan, içindeki ışığı söndürmeyen insanlar kimler? En zenginler mi? En çok alkışlananlar mı? Genellikle bu insanların ortak paydası, geçmişlerinde silinmez bir sevgi izi taşımalarıdır. Belki yokluk görmüşlerdir, belki hayat onlara hiç adil davranmamıştır ama bir yerlerde, bir zamanlar "ben çok sevildim" bilgisini ruhlarına mühürlemişlerdir. Bu mühür, insanın içini öyle bir doldurur ki, dışarıdaki hiçbir eksiklik o içsel doluluğu bozamaz.
Elbette hayat her zaman pembe tablolar sunmuyor; her çocuk bu muazzam servetle başlamıyor yarışa. Ama insanın bir başka mucizesi daha var: Onarma gücü. Sevgi sonradan da keşfedilebilir, şefkatli bir çevreyle yeniden inşa edilebilir. İnsan, doğru dostlara tutundukça, kendi içindeki o küçük çocuğun elinden tuttukça eksikleri tamamlayabilir. Fakat ne olursa olsun, gerçeği değiştiremezsiniz: En zahmetsiz yol, en pürüzsüz başlangıç, o ilk kucağın sıcaklığında saklıdır.
Sonuçta insanın bu dünyadaki gerçek ağırlığı, biriktirdiği banka hesaplarıyla değil, kalbinde taşıdığı sevginin hacmiyle ölçülür. Bir annenin kucağında başlayan o serüven, aslında bize tek bir şeyi öğretir: Sevildiğin kadar güçlü, sevebildiğin kadar varsın.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Yorumlar
Kalan Karakter: