Edep Ya Hu!
Eski hat levhalarında, o zarif kavislerin arasında sıkça rastlarız bu iki kelimeye: "Edep Ya Hu". Eskiden eğitim kurumlarının, dergâhların, hatta evlerin giriş kapısında ilk bizi bu yazı karşılardı. Adeta içeri giren kişiye, "Burada sadece bilgi değil, insan olma sanatı öğretilir," derdi. Zaman değişti, dünya baş döndürücü bir hızla döndü; fakat bu döngüde en çok yitirdiğimiz, kapılarımızdan o levhaları indirdiğimiz gün kaybettiğimiz değerlerimiz oldu.
Bugün tarihin belki de maddi imkânlar bakımından en zengin, teknolojinin sağladığı kolaylıklar açısından en konforlu dönemini yaşıyoruz. Fen ilerledi, mesafeler kısaldı, bilgi parmaklarımızın ucuna geldi. Ancak modern dünyanın bu ışıltılı hızı, beraberinde manevi bir boşluğu da sürükledi. Sahi, neydi o kapılarda bizi karşılayan "Edep" ve neden her şeyden önce gelirdi?
Edep, sadece bir nezaket kuralı değildir. Saygıyı merkezine alan, haya ile harmanlanmış kâmil bir sistemdir.
Eğer bir şeye talipseniz; bu ister bilgi olsun, ister sevgi, önce ona saygı göstereceksiniz ki, aldığınız şey sizde bir derinlik oluştursun. Edebin olmadığı bir yerde gerçek anlamda bir "alışveriş" yoktur; orada sadece zorunluluktan doğan mekanik bir etkileşim vardır. Ve o ruhsuz etkileşimden fayda değil, yalnızca kuraklık kalır.
Günümüz iletişim derslerinde bir "kaynak", bir de "alıcı" vardır. Bu iki unsuru birbirinden koparan, mesajın sağlıklı iletilmesini engelleyen unsura ise "parazit" denir. İşte toplumsal hayatımızda, insanı insandan, talebeyi hocadan, evladı ebeveynden koparan en büyük parazit; edep noksanlığıdır.
İnsan, doğası gereği nevi şahsına münhasır bir varlıktır. İçinde hem tekâmül (olgunlaşma) potansiyelini hem de bunun zıttı olan esfel-i safilin (aşağıların aşağısı) riskini bir arada taşır. İnsan, sadece fiziksel ihtiyaçlarını gidererek hayatta kalan bir canlı olmanın çok ötesindedir. O, varlığının anlamını ve bu varlık aleminde yerini arayan bir yolcudur. Ve bu yolculuk, ancak edep dairesinde sürdürüldüğünde selamete erer. Yaratan’ın ilahi mesajına ve yaratılanın hukukuna duyulan saygı, bu dairenin sınırlarını çizer.
Dinimiz öncelikle canı kutsal saymıştır. Bunu o bildiğimiz ayet-i kerime en sarsıcı şekilde şöyle ifade eder:
"Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur." (Mâide, 32)
Geçtiğimiz günlerde yüreklerimizi dağlayan haberlerle sarsıldık. Henüz çocuk yaşta okula giden, eğitim öğretim yuvasında biri de öğretmen olmak üzere canlarımızı kaybettik. O masum canlara Allah’tan rahmet diliyorum. Anne, baba, tüm yakınlarına ve milletimize sabr-ı cemil diliyorum. Allah bir daha böyle acılar vermesin.
Bir şeylerin yanlış gittiği muhakkak. Günlerdir ekranlarda, sayfalarda bu trajedi konuşuluyor. Elbette çözüm yolları aranacak, güvenlikler artırılacak, müfredatlar tartışılacak. Ancak bilmeliyiz ki; edep ve ahlakla taçlanmamış her türlü bilgi, sahibinin elinde tehlikeli bir silaha dönüşebilir. Eğitim yuvaları canların yandığı yerler değil, ruhun inşa edildiği mabetler olmalıdır.
Hayatımızı saygı, haya ve ahlak ekseninde yeniden inşa etmeye mecburuz. Bu, tüm bilimsel formüllerden, tüm teknolojik icatlardan çok daha değerlidir. Güzel değerlerimizi kaybetmemek, insan kalabilmek ve güvenle nefes alabilmek için; işimizde, aşımızda ve bakışımızda o kadim düstur her daim olsun:
Edep Ya Hu!
Saygıyla...
Aydın Babacan
Yorumlar
Kalan Karakter: