Memleketten Uzaklarda.
Eski bir cami avlusunda, zamanın bir an durduğu o derin dinginliği hissederek oturuyorum. Etrafım, asırlık çınar ağaçlarının gölgesi ve ruhunu kaybetmemiş az katlı binalarla çevrili. Manzaram açık; önümde uzayıp giden ufuk, tıpkı içimdeki düşünceler gibi. Burada olmak, bu havayı teneffüs etmek, tam anlamıyla bir sükûnet demek.
Oturduğum bu köşede, aklıma memleketlerinden, hatta belki de ülkemizden çok uzaklarda, bambaşka hayatlar kurmak zorunda kalmış insanlar geliyor. Kimi daha iyi bir iş, kimi evlatlarının geleceği için gurbet yollarını tuttu. Bedenleri yeni yuvalarında olsa da, ruhlarının bir kısmı hep geride kaldı. Oysa her biri; çocukluğunun geçtiği sokakları, bildik çınar ağaçlarını, anıları ve kaybettiği sevdiklerini, bir köz gibi yüreğinde taşıyor.
İnsan, neden ait olduğu o küçük toprak parçasına bu kadar güçlü bir hasret duyar? Neden yeşile, suya, tanıdık bir yüze duyduğumuz sevgi, basit bir anıdan çok daha ötedir?
Bu sorunun cevabı, belki de bizim esas vatanımızdadır.
Bizim ilk hikâyemiz, Âdem babamız ve Havva annemizin Cennet'ten ayrılmasıyla başladı. İlk evimiz, eşsiz güzellikteki o yeşil bahçelerdi. Nehirlerin aktığı, gölgelerin eksik olmadığı o mekân, fıtratımızın kayıt altına alındığı yerdi. Dünya, bu ayrılıktan sonra, “görevlendirilmiş bir gurbet” oldu.
İşte bu yüzden, yeryüzünde gördüğümüz her akarsu, her bereketli ağaç, her güzel an, bize gerçek vatanı hatırlatır. Evimizin yanındaki çınar ağacı, o dağların arkasındaki akarsu, o güler yüzlü komşu… Bunlar, bizim ruhumuza kodlanmış Cennet özleminin dünyadaki küçük tecellileridir. Gurbette yanıp tutuşan o yürekler, aslında sadece fiziki memleketlerini değil, Cennet’i; esas yurdu özlüyor.
Bu özlem sadece toprakla, binalarla sınırlı değil. Memleket demek, aynı zamanda dostluk demek, kardeşlik demek, sıcak bir sohbet demek. Birlikte edilen samimi dualar, o sofrada paylaşılan ekmek, dertleşmeler demek… Bütün bunlar, bizim Cennet’ten getirdiğimiz manevi kodlarımızdır.
Cennet, sadece bir mekân değil; aynı zamanda Huzur’un, Sevgi’nin ve Ebedi Kardeşliğin ta kendisidir. Biz bu dünyada, gerçek memleketimiz olan o ebedi yurdun manevi güzelliklerini, dostluklarımızla, sadakatimizle ve iyi amellerimizle yeniden inşa etmeye çalışıyoruz. Birbirimize gösterdiğimiz şefkat, aslında esas vatanımızın görkemli misafirperverliğini yansıtmaktan başka bir şey değil.
Memleket hasretinin bize öğrettiği en büyük ders şudur: Dünyadaki her güzellik, geçicidir. Gönlümüzü doyuran, içimizi rahatlatan ve hasretimizi dindiren tek şey, bize esas yurdumuzu hatırlatan o manevi güzelliklerdir.
İnsan, nereye giderse gitsin, içindeki o küçük Cennet tohumunu taşır. Ve bir yandan toprak kokan memleketini özlerken, diğer yandan ebedi olan o büyük yurdun hayaliyle yaşar.
Öyleyse, dünya gurbetimizde, bize yorgunluğun dokunmayacağı ve ebediyen huzur bulacağımız o gerçek memleket için hazırlık yapmalıyız. Bu dünyamızı, kendimiz ve çevremiz için Cennet kılmalıyız ki, oradaki sakinlerden olmaya layık olalım.
Rabbim, son nefesimize kadar, bizi o salih kullar zümresine dâhil etsin ve bu uğurda geçen bir ömür nasip etsin.
Saygıyla, Selam ve Dua ile…
Yorumlar
Kalan Karakter: