Zihnin Sarkaçları ve Kalbin Mizanı-2
Güzel sözler çoğu zaman gerçeğin kendisi değildir.
Kürsülerden yükselen vaazlar, sosyal medyada incelikle süslenmiş cümleler…
Eğer ruha temas etmiyorsa, insanın hayat yürüyüşünü değiştirmiyorsa, sadece kulağa değip geçiyorsa hepsi birer kurmacadır.
Çünkü hakikat, duyulduğunda değil; yaşandığında yerini bulur, ağırlaşır.
İnsanın iç yolculuğu, bir dağın zirvesinden yuvarlanan kar topu gibidir.
Ya büyür ya da ilk taşta dağılır.
Bir önceki yazıda zihnin sarkaçlarından, kalbin mizanından söz etmiştik.
İçimizde gidip gelen o görünmez hareketten..
Ama şimdi daha derine inmek istiyoruz.
Çünkü mesele sadece dalgalanmak değil.
Mesele, o dalgaların neden yön bulamadığıdır.
İnsan bazen kendi içinde dağılmış bir şehir gibidir.
Sokaklar vardır; ama istikamet yoktur.
Sesler vardır; ama anlam yoktur.
Hareket vardır; ama ilerleme yoktur.
Ve işte o noktada insan, en büyük yanılgıya düşer: Yalnız olduğunu, hepten tükendiğini zanneder.
Oysa bu duygu durum, çoğu zaman hakikatin değil; zihnin kurduğu bir vehimdir.
İnsan, yükü arttıkça yalnızlaştığını sanır.
Oysa yalnızlaşan, yükün kendisi değil; yükü taşıma biçimidir.
Tam burada üstad Said Nursî’nin sözler isimli eserinde değindiği o sade ama sarsıcı misalini özetle hatırlayalım:
Bir yolcu, büyük bir gemiye biner.
Gemi onun bütün yükünü taşımaktadır.
Ama yolcu, yükünü sırtından indirmez.
Taşımaya devam eder.
Ona denir ki: “Bırak.”
Ama o bırakmaz.
Bu hâl sadece bir yorgunluk değildir.
Bu hâl, güvenmemektir.
Ve biraz daha derinde… bir inceliktir:
Yükü sırtında taşımak, gemi sahibine karşı bir nevi saygısızlıktır, itimatsızlık ve bir nevi hakarettir.
İnsan da böyledir.
Kendi hayatını kendi omuzlarına yükledikçe ağırlaşır.
Ağırlaştıkça daralır.
Daraldıkça daha çok kontrol etmeye çalışır.
Ve kontrol arttıkça… dağınıklık büyür.
İşte bu noktada zihnin sarkaçları daha hızlı sallanmaya başlar.
Bir gün kendinden emin…
Ertesi gün şüphe içinde…
Bir an güçlü…
Bir an kırılgan…
Ama insan çoğu zaman bu hareketi dışarıda arar.
Suçu koşullarda, insanlarda, düzende…
Ve sonra başlar, şikâyet etmeye.
Oysa tasavvufi derinlikte; bırakın şikayeti, yaşanılanların etkisini anlatmak yani hikaye etmek dahi şikayet sayılır bu da sınırı aşmak olarak addedilir.
Evet, şikâyet, ilk bakışta bir rahatlama gibi görünür.
İnsan konuşur, anlatır, döker…
Ama fark etmez ki aynı yerde dönmektedir.
İnsan en çok şikâyet ederek oyalanır. Çünkü şikâyet, hareketsizliğin makyajıdır. Dert anlatmak, yükü hafifletmez; sadece taşımaya alışmayı öğretir. Oysa bazı şeyler anlatılarak değil, bırakılarak biter.
Şikâyet ettiğin şey, seni hâlâ orada tutuyordur. Canını yakan bir düzene söylenip duruyorsan, hâlâ onun parçasısındır.
Çünkü gerçekten bırakan insan konuşmaz; sessizleşir. Sitem eden kalır, vazgeçen yol alır.
Herkes anlaşılamamaktan yakınır ama kimse sınır çizmeyi öğrenmez. Sürekli şikâyet, karşı tarafa bir konfor alanı sunar. Seni dinlerler ama değişmezler. Çünkü bilirler ki sen anlatırsın ama gitmezsin.
Bırakmak sanıldığı gibi kaçmak değildir. Bırakmak, kendini daha fazla ezdirmemeye karar vermektir. Aynı acıyı defalarca yaşayıp hâlâ umut etmek cesaret değil, yorgunluktur. Ve yorgunluk bazen en doğru kararı fısıldar.”
İnsan burada ince bir eşiğe gelir.
Anlatmak ile bırakmak arasında..
Çoğu insan anlatmayı seçer.
Çünkü bırakmak, yön değiştirmeyi gerektirir.
Fakat yön meselesi burada bitmez.
Çünkü insan sadece kendine karşı değil, başkalarına karşı da konum alır.
Prof. Dr. Sinan Canan hocanın o enfes yaklaşımında bu konuya şöyle temas edilir:
İnsan, çoğu zaman fark etmeden kendini merkeze koyar:
“Trafikte bizden hızlı giden herkes manyak, bizden yavaş giden herkes aptaldır.”
Bu cümle, sadece trafikte söylenmiş bir serzeniş değildir.
Bu, çağın ruhudur.
Herkes kendi hızını ölçü kabul eder.
Kendi doğrusunu merkez yapar.
Kendi hayatını norm ilan eder.
Ve sonra dünya ikiye ayrılır:
Benim gibi olanlar ve olmayanlar.
Oysa insan biraz durup bakabilse…
Bir başkasının hikâyesinde kendisinin de “fazla” ya da “eksik” olduğunu görebilse…
Belki o sert yargılar yumuşar.
Burada önerilen küçük ama derin bir egzersiz vardır: Balkona çıkmak. Yani kendi hayatına dışarıdan bakmak.
Kimliklerini, inançlarını, doğrularını bir anlığına içeride bırakıp kendi hikâyene yabancı gibi yaklaşmak. O zaman insanın içindeki sertlik çözülür.
Çünkü mesafe, merhameti doğurur.
İnsan kendine de daha yumuşak bakar, başkalarına da…
Ama bu yumuşama, pasifliğe dönüşmemelidir.
Çünkü insanın bir de mücadele tarafı vardır. O mücadele, her zaman eşit şartlarda verilmez. Şairin dediği gibi:
“Eşit şartlar altında değiliz. Çünkü biz sizinle mücadele ederken ahlaklı olmak zorundayız. Sizin böyle bir derdiniz yok.”
Bu sadece dış dünyaya söylenmiş bir cümle değildir.
İnsanın kendi içindeki mücadelenin de özeti budur.
İnsan kendi karanlığıyla savaşırken bile ölçüsünü kaybedemez.
Kendine zulmedemez.
Ama kendini serbest de bırakamaz.
İç disiplin, tam burada doğar.
Bu noktada modern psikolojinin bir hatırlatması devreye girer:
Gabor Maté travmaların insanın dikkatini ve duygusal regülasyonunu etkilediğini söyler. Çocuklukta karşılanmayan ihtiyaçlar, yetişkinlikte aşırı hassasiyetler olarak ortaya çıkabilir. Fakat burada kritik nokta şudur: insan geçmişinin mahkûmu değildir. Farkındalık, zinciri gevşetir.
Ama gevşeyen zinciri çözmek gerekir. Ve o çözülme, çoğu zaman sessiz bir kararla başlar: Bırakmak.
Bırakmak bazen bir tartışmayı terk etmektir.
Bazen bir ilişkiyi…
Bazen de kendine zarar veren bir düşünceyi…
Çünkü: Öz saygı, sizi yanlış anlamaya kararlı insanlarla, düşüncelerle tartışmamaktır der Ayishat A. Akanbi.
Her haklılık savaşı kazanılmak zorunda değildir. Bazı savaşlar, sadece insanı tüketir.
Ve sonunda mesele yine başa döner: Yük.
İnsan yükünü ya sırtında taşır…
Ya da ait olduğu yere bırakır.
Tevhid burada bir inanç cümlesi olmaktan çıkar.
Bir yaşama biçimine dönüşür.
Merkezin sen olmadığını kabul ettiğin anda…
dağınıklık azalır.
Kontrol ihtiyacı yumuşar.
Zihin toparlanır.
Kalp sakinleşir.
Evet dostlar serimizin bu yazısı da aldı götürdü kalemi. Velhasıl bu serimize ait son söz:
Arada bir balkona çık.
Kendine dışarıdan bak.
Ama orada oyalanma.
İçeri gir.
Yükünü bırak.
Ve yürümeye devam et.
Cevâhir AYDIN / Küçük dünyam
Yorumlar
Kalan Karakter: