EMEKLİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Türkiye’nin sokaklarında, pazar yerlerinin akşam dağılış saatlerinde ya da bir market rafının önünde dakikalarca duran yaşlı gözlerde bugünlerde ortak bir keder hâkim. Bu keder, sadece geçim sıkıntısı değil; koca bir ömrü bu ülkenin harcına katmış, fabrikasında ter dökmüş, okulunda kalem tutmuş, tarlasını sürmüş insanların, yani emeklilerin “yok sayılma” trajedisidir.
Hükümetin, enflasyon karşısında eriyen maaşlara beklenen hamleyi yapmaması, milyonlarca emekliyi sadece yoksulluğun değil, derin bir haysiyet sınavının eşiğine bırakmıştır.
Emekli maaşı artık bir “yaşam standardı” belirlemiyor; sadece “hayatta kalma” mücadelesinin yetersiz bir aracı hâline geliyor. Raflardaki fiyatlar her gün bir öncekinden daha yüksek bir perdeden bağırırken, emeklinin cüzdanı dilsiz ve hareketsiz kalıyor.
Bir zamanlar torunlarına en güzel meyveleri seçen eller, şimdi pazarın en ucuz saatini, dökülen sebzelerin ayıklandığı o hazin vakitleri bekliyor.
Kahvehanede bir bardak çayın hesabını yapan, arkadaşıyla bir parkta oturup dertleşirken dahi cebindeki son kuruşu düşünen emekli bir nesil, hızla eve kapanıyor. Bu, fiziksel bir izolasyon değil; toplumdan koparılma hâlidir.
İlaç mı, ekmek mi?
Eczane kuyruklarındaki yaşlılar, fark ücretlerini ödeyebilmek için temel gıdalarından vazgeçiyor. Sağlık, artık bir hak olmaktan çıkıp bir lükse dönüşüyor.
Hükümet kanadından gelen “kaynak yok” ya da “sabır” telkinleri, mutfaktaki boş tencerenin sesini bastırmaya yetmiyor. Emekli için zam, sadece rakamsal bir artış değil; devletine verdiği yılların, döktüğü alın terinin ve sadakatinin bir karşılığı, bir teşekkürdür. Yapılmayan ya da yetersiz kalan her düzenleme, şu mesajı veriyor:
“Siz üzerinize düşeni yaptınız ama biz sizin yarınınızı korumaya değer görmüyoruz.”
Bu, ekonomik bir karardan ziyade toplumsal sözleşmenin ağır bir şekilde zedelenmesidir.
Eğer emeklilerin dili olsa ve hükümetin sağır kaldığı o masaya bir not bıraksalar, muhtemelen şöyle derlerdi:
“Biz size bu ülkeyi; fabrikaları kurarak, yolları açarak, vergilerimizi kuruşu kuruşuna ödeyerek emanet ettik. Bizim size borcumuz bitti ama sizin bize bir ‘hayat borcunuz’ var. Biz kimseden lütuf beklemiyoruz; gençliğimizin ve alın terimizin geri iadesini istiyoruz. Bizi bütçenizde bir ‘yük’ olarak görmeyin; biz o bütçeyi tırnaklarımızla kazıyarak var edenleriz. Unutmayın ki yaşlısına sırtını dönen bir devlet, aslında kendi geleceğine sırtını dönmüştür.”
Emekliler bugün sadece açlıkla değil, biriktirdikleri anıların ve emeklerin değersizleşmesiyle de savaşıyor. Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi, sadece gökdelenleriyle değil, en yaşlı vatandaşının yüzündeki huzurla ölçülür.
Bugün o yüzlerde huzur değil, terk edilmişliğin burukluğu var. Karar vericilerin unuttuğu şey şudur: Rakamlar değişir, bütçeler kapanır; fakat bir neslin kırılan kalbi ve yitirilen onuru kolay kolay tamir edilemez. Zam yapılmayan her ay, bir ömrün son demlerinden çalınan birer parça huzurdur.
Son sözüm şudur ki; emekli kimdir dersek annelerimiz, babalarımız, nenelerimiz, dedelerimizdir. Çalışmış, ter dökmüş, hakkıyla primini ödemiş olan; bu sen, ben, yani biziz. Belki bugün değil ama yine eskisi gibi, hak ettiğimiz seviyede hakkımızı almamız dileğiyle saygılarımı sunuyorum.
Murat Gülşan
Yorumlar
Kalan Karakter: