Hayat dediğimiz uzun yolculukta insanlar çalışır, üretir, alın teri döker… Gençliğini fabrikalarda, tarlalarda, direksiyon başında, atölyelerde, memur masalarında bırakır. Tek bir hayalin peşinden gider çoğu insan: “Bir gün emekli olacağım ve rahat edeceğim…” Ne acıdır ki bugün milyonlarca emekli için bu hayal, yerini ağır bir geçim savaşına bırakmış durumda.
Eskiden emeklilik; huzurun, güvenin ve saygınlığın adıydı. Emekliler torunlarının cebine harçlık koyar, evlatlarına destek olur, yılların yorgunluğunu biraz olsun dinlenerek çıkarırdı. Şimdi ise tablo tam tersine döndü. Bugün birçok emekli ay sonunu getirebilmek için çocuklarının eline bakıyor. Pazara çıkarken hesap yapmak zorunda kalıyor. Markete girince fileyi değil, fiyat etiketlerini düşünüyor. Bir zamanlar evlatlarına omuz olan insanlar, şimdi onların omzuna yük olmaktan korkuyor.
İşte asıl soru burada başlıyor: Emekliler devlete yük mü, yoksa yıllarca alın teri dökerek hak kazanmış insanlar mı?
Bazıları ekonomik krizleri, SGK açıklarını ve bütçe dengelerini öne sürerek emeklileri bir “yük” gibi göstermeye çalışıyor. Oysa unutulan çok önemli bir gerçek var: Emeklilik bir sadaka değil, yıllarca ödenmiş primlerin karşılığıdır. Bu insanlar gençliklerini, sağlıklarını, ömürlerini çalışarak geçirdi. Maaşlarını peşin peşin alın terleriyle satın aldılar. Bugün aldıkları ücret bir lütuf değil, anayasal ve vicdani bir haktır.
Bir sosyal devletin büyüklüğü, gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil; yaşlısına, emeklisine, işçisine verdiği değerle ölçülür. Eğer bir ülkede emekli geçinemiyorsa, et alamıyorsa, torununa bir oyuncak alamıyorsa, orada sadece ekonomik değil vicdani bir sorun da vardır.
Son yıllarda emeklilerin milli gelirden aldığı payın giderek düştüğü açıkça görülüyor. Enflasyon karşısında maaşlar eriyor, temel ihtiyaçlar lüks haline geliyor. Pazarda bir karpuzu bile dilimle satın almak zorunda kalan vatandaşın yaşadığı tablo, aslında ülkenin ekonomik gerçeğini gözler önüne seriyor.
İYİ Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez’in pazarda dilimle satılan karpuz üzerinden yaptığı çıkış kamuoyunda geniş yankı buldu. Elbette vatandaşın alım gücünün düştüğünü göstermek önemlidir. Ancak mesele sadece pazardaki karpuz değildir. Gerçek samimiyet, milletin yaşadığı sıkıntıyı anlatırken siyaset kurumunun kendi ayrıcalıklarını da sorgulayabilmesidir.
Bugün milyonlarca emekli yaşam savaşı verirken, milletvekillerine tanınan imtiyazlar da toplumun vicdanını yaralıyor. Şoförler, danışman orduları, ayrıcalıklı harcamalar, meclis lokantalarında sudan ucuz fiyatlarla sunulan yemekler, yüksek maaşlar ve emekli milletvekili aylıkları… Üstelik bu hakların aile bireylerine kadar uzanan ayrıcalıklara dönüşmesi, vatandaşın adalet duygusunu zedeliyor.
Siyaset gerçekten halk için yapılıyorsa, önce fedakârlık makam sahiplerinden başlamalıdır. Milletin sofrasındaki ekmek küçülürken, siyasetin konfor alanının büyümesi kabul edilemez. Emekliye “yük” diyen anlayış, önce kendi yükünü milletin sırtından indirmeyi düşünmelidir.
Çünkü bugün emekliler sadece ekonomik değil, psikolojik bir yalnızlık da yaşıyor. Yıllarca çalışmış insanlar artık kendilerini değersiz hissediyor. Bir çay hesabı yapmanın utancı, torununa istediğini alamamanın mahcubiyeti, ay sonunu görememenin korkusu onların omzunda ağır bir yük olmuş durumda.
Oysa bu insanlar bir ülkenin hafızasıdır. Dün bu ülkeyi ayakta tutan eller, bugün görmezden gelinmemelidir. Emekliye sahip çıkmak sadece ekonomik değil, ahlaki bir sorumluluktur. Çünkü emeklisine değer vermeyen toplumlar, geleceğine de güven veremez.
Bugün duyulması gereken tek bir ses var:
“İnsanca yaşamak isteyen emeklilerin sesi…”
Peki gerçekten soralım…
Seslerini duyan var mı?
ADRESE TESLİM SÖZ
Bir ülkenin vicdanı, emeklilerinin yaşam standardında saklıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: