Geçtiğimiz günlerde, kurucu başkanı olduğum Temiz Toplum Temiz Gelecek Platformu yöneticileriyle birlikte, İzmir’e yalnızca projeler değil, vicdan da kazandırmış bir ismi ziyaret ettik. İzmir Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı ve Engelli Bireyleri Koruma Vakfı'nın (Ebkov) Başkanı Burhan Özfatura ile aynı masada oturduk; ama aslında bir masanın etrafında toplanan yalnızca insanlar değil, ağır sorular ve derin yaralar vardı.

Dr. Burhan Özfatura’nın cümleleri teknik değildi, rakamsal değildi…
Tam aksine, bir annenin kalbinden kopup gelen cümleler gibiydi.
“Türkiye’de yaklaşık 12 milyon engelli birey var” dedi.
Ama ardından gelen soru, bu sayıdan çok daha ağırdı:
“Ben öldükten sonra çocuğuma ne olacak?”
Bu soru, yıllardır cevapsız.
Bu soru, her gece başını yastığa koyan binlerce anne-babanın boğazında düğüm.
Bu soru, sosyal devletin aynaya bakmaktan kaçtığı bir gerçek.
Engelli çocuk sahibi aileler için hayat, yalnızca bugünle sınırlı değildir. Onlar yarını değil, kendilerinden sonraki yarını düşünürler. Çünkü bilirler ki; bir gün gözlerini kapattıklarında, çocuklarının tutunacağı bir el, başını sokacağı bir yuva, adını bilen bir devlet olmayabilir.
İşte tam da bu noktada Dr. Özfatura’nın yıllardır savunduğu bir gerçek yeniden karşımıza çıkıyor:
Engelsiz Yaşam Köyleri.
Yalnızca bir bina değil…
Yalnızca bir proje değil…
Bir anneye “için rahat olsun” diyebilmenin kurumsal karşılığı.
Anne-babası olmayan, kimsesi bulunmayan ya da bakıma muhtaç engelli bireylerin; ömür boyu devlet güvencesi altında yaşayabileceği yatılı bakım merkezleri, kalıcı yaşam alanları artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Ve asıl soru şudur:
Bu ülke bunu yapamaz mı?
Yapar.
Kaynak var.
İmkân var.
Ama öncelik yok.
Bu yüzden Dr. Burhan Özfatura’nın yıllardır dile getirdiği öneri bugün hâlâ geçerliliğini koruyor:
Engelliler Bakanlığı.
Ya da en azından, yetkileri güçlü, sürekliliği olan bir Engelliler Yüksek Komisyonu.
Çünkü engelliler meselesi; bir dairenin, bir genel müdürlüğün, bir geçici bütçe kaleminin konusu değildir. Bu mesele; vicdan, süreklilik ve devlet aklı meselesidir.
O gün o masadan kalkarken şunu düşündüm:
Bir ülkenin gelişmişliği; yollarının genişliğiyle değil,
en savunmasızına sahip çıkma cesaretiyle ölçülür.
Ve belki de artık şu soruya cevap vermenin zamanı gelmiştir:
“Ben öldükten sonra çocuğuma ne olacak?”
Bu sorunun cevabı, bir annenin değil; devletin sorumluluğu olmalıdır.
Ailelerin Sessiz Ama En Yakıcı Sözü
Engelli bireylerin aileleri için mesele istatistik değil, hayattır. Onların cümleleri kısa olur; çünkü yükleri ağırdır.
Bir anne:
“Ben yaşadığım sürece çocuğum güvende. Peki ya ben gittiğimde?”
Bir baba:
“Biz yardım değil, güvence istiyoruz. Çocuğumuzun bir yarını olsun istiyoruz.”
Bir başka anne:
“Devlet kapısı bugün var, yarın yok. Biz ömür boyu sürecek bir sahiplik arıyoruz.”
Yaşlanan bir ebeveyn:
“Evladım için gece gündüz ayaktayım ama benim de bir ömrüm var.”
Bir aile yakını:
“Engelsiz yaşam köyleri bizim için proje değil, nefes alma alanı.”
Bu sözler bir talep değil, bir çağrıdır.
Bu çağrı, duyulmayı değil, cevaplanmayı beklemektedir.
Yorumlar
Kalan Karakter: