“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı”
Engelli vatandaşlara vaaz var, erişim yok!
Türkiye’de yıllardır aynı sözler söyleniyor: “Engelli bireylere duyarlı olalım”, “Hayatı herkes için kolaylaştıralım”, “Toplumsal sorumluluğumuzu yerine getirelim…”
Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 16 Mayıs hutbesinde verilen mesajlar dikkat çekiciydi. Hutbede, “Engelleri azimle aşmaya çalışan kardeşlerimize ve ailelerine karşı duyarlı olmak dini, ahlaki ve toplumsal sorumluluğumuzdur” denildi. Ayrıca ibadethanelerin, okulların, sokakların ve kamu alanlarının engelli bireylerin kullanımına uygun hale getirilmesi gerektiği vurgulandı.

Sözler güzel. Peki ya gerçekler?
Türkiye’de kaç cami gerçekten engelli bireylerin kullanımına uygun? Kaç çok katlı camide asansör var? Kaç camide engelli vatandaşların rahat kullanabileceği abdesthane ve tuvalet bulunuyor?
Bu soruların net cevabını veren şeffaf bir kamu verisi yok.
İşte toplumun asıl tepkisi de burada başlıyor.
Çünkü Türkiye’de erişilebilirlik çoğu zaman uygulamada değil, sadece konuşmalarda var.
Birçok şehirde milyonlarca lira harcanarak büyük camiler yapılıyor. Gösterişli kubbeler, dev avizeler, mermer kaplamalar… Ama aynı camide tekerlekli sandalye kullanan bir vatandaş üst kata çıkabiliyor mu?
Yaşlı bir vatandaş yardım almadan rahat hareket edebiliyor mu?
Abdesthaneye ulaşamayan bir engelli birey ibadetini nasıl yapacak?
Birçok camide engelli tuvaleti ya hiç yok ya da sadece göstermelik. Kapılar dar, dönüş alanları yetersiz, tutunma aparatları eksik. Kâğıt üstünde “var” görünen birçok düzenleme gerçekte kullanılamaz durumda.
Sonra hutbeye çıkılıp “Engelli kardeşlerimizin hayatını kolaylaştıralım” deniliyor.
İşte tam burada toplumun aklına şu deyim geliyor:
“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı…”
Başkasına öğüt verenler önce kendi sorumluluğunu yerine getirmeli.
Diyanet yalnızca hutbe yayımlayan bir kurum değil. Binlerce caminin bağlı olduğu dev bir yapı. O halde önce kendi ibadethanelerinin erişilebilirlik durumunu açıklamalı.
Kaç camide engelli rampası var? Kaç camide asansör bulunuyor? Kaç camide engelli birey bağımsız şekilde abdest alabiliyor?
Bu sorular cevapsız kaldıkça yapılan çağrıların samimiyeti sorgulanmaya devam edecek.
Sorun yalnızca camilerle de sınırlı değil.
Belediyeler de yıllardır “engelsiz şehir”, “erişilebilir yaşam”, “sosyal belediyecilik” sloganları kullanıyor.
Peki gerçek hayatta ne görüyoruz?
Bozuk kaldırımlar. Araçlar tarafından kapatılan rampalar. Standart dışı yollar. Ve en önemlisi, engelli çocukları dışlayan parklar.
Bugün birçok belediye park yapıyor ama kaçında tekerlekli sandalye kullanan çocuklar rahatça oyun oynayabiliyor?
Kaç parkın zemini uygun? Kaçında erişilebilir tuvalet var? Kaçında engelli ebeveynler çocuklarını rahatça gezdirebiliyor?
Sadece bir salıncağın yanına tabela koyup “engelsiz park” demek yeterli değil.
Bugün birçok parkta bırakın oyun grubunu, giriş kapısından içeri girmek bile mücadeleye dönüşmüş durumda.
Türkiye’de engelli bireyler hâlâ yardım bekleyen insanlar gibi görülüyor. Oysa mesele yardım değil, hak meselesidir.
Bir vatandaşın ibadethaneye erişebilmesi lütuf değildir. Bir çocuğun parkta oynayabilmesi iyilik değildir. Bunlar en temel insan hakkıdır.
Ama ne yazık ki birçok kurum erişilebilirliği reklam çalışmasına dönüştürüyor.
Bir rampa yapılıyor ama eğimi kullanılamayacak kadar dik. Bir asansör konuluyor ama çalışmıyor. Bir engelli tuvaleti açılıyor ama depo gibi kullanılıyor.
Sonra kameralar açılıyor, kurdeleler kesiliyor ve “engelsiz yaşam” anlatılıyor.
Gerçek ise sokakta bambaşka.
Engelli bireyler hâlâ kamu binalarında zorlanıyor. Hâlâ cami girişlerinde yardım bekliyor. Hâlâ çocuklarını parka götürürken engellerle mücadele ediyor.
Çünkü bu ülkede erişilebilirlik çoğu zaman vicdani sorumluluk değil, vitrin çalışması olarak görülüyor.
Bir şehirde tekerlekli sandalye kullanan vatandaş özgürce hareket edemiyorsa o şehir modern değildir. Bir camide engelli birey rahatça ibadet edemiyorsa orada eksik olan sadece mimari değil, vicdandır. Bir parkta engelli çocuk diğer çocuklarla birlikte oynayamıyorsa orada sorun yalnızca belediyecilik değil, eşitlik anlayışıdır.
Diyanet gerçekten samimiyse tüm camiler için erişilebilirlik raporu yayımlamalıdır. Belediyeler gerçekten samimiyse parklarını bağımsız uzmanlarla denetlemelidir. Engelli bireylerin ve ailelerin görüşleri mutlaka alınmalıdır.
Çünkü milyonlarca engelli vatandaşın hayatı sosyal medya paylaşımlarıyla kolaylaşmıyor.
Asıl farkındalık şehir planlanırken başlar. Cami yapılırken başlar. Park inşa edilirken başlar.
Bir toplumun medeniyeti en güçlülerinin değil, en kırılgan bireylerinin yaşam kalitesiyle ölçülür.
Eğer bir engelli vatandaş ibadethaneye ulaşamıyorsa, Eğer bir çocuk parkta dışlanıyorsa, Eğer bir anne kaldırımı aşamıyorsa, O toplumun “medeniyet” iddiası eksiktir.
Bugün artık insanlar söz değil, icraat görmek istiyor.
Kaç cami erişilebilir? Kaç park engelsiz? Kaç belediye standartlara gerçekten uyuyor?
İşte gerçek sınav burada başlıyor.
Ve unutulmamalıdır: Bir gün herkes engelli adayıdır.
Bu yüzden artık vaat değil, gerçek adım zamanı.
Aksi halde verilen her mesaj toplumun hafızasında aynı sözle karşılık bulacaktır:
“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı…”
Yorumlar 2
Kalan Karakter: